
Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde SDG tarafından oluşturulan fiilî kontrol alanları, ülkenin toprak bütünlüğünü zedeleyen ve merkezi yönetimin otoritesini sınırlayan bir yapı ortaya çıkarmaktadır.

Silahlı Dayatma Çöküyor: SDG’nin Oyalama Siyaseti ve Üniter Suriye’nin Kaçınılmazlığı
Bu durum, savaş sonrası dönemde hedeflenen yeniden inşa, toplumsal normalleşme ve kalıcı istikrar süreçlerinin önünde önemli bir engel olarak değerlendirilmektedir. Parçalı idari yapılar, hem devlet kurumlarının işleyişini zorlaştırmakta hem de siyasi birlik arayışlarını sekteye uğratmaktadır.

Mutabakattan İnkâra: SDG’nin Federasyon Israrı ve Şam’ın Kararlı Yanıtı
Ahmed el-Şara’nın liderliğinde şekillenen yeni Suriye yönetimi ise bu tabloya son vermeyi temel bir hedef olarak benimsemiştir. Yeni yönetim, ülke genelinde dağınık ve çok başlı yapıyı ortadan kaldırarak merkezi devlet otoritesini yeniden tesis etmeyi öncelikli bir politika olarak belirlemektedir. Bu çerçevede, Suriye’nin egemenliği ve siyasi birliği açısından, silahlı ve yarı özerk yapıların varlığına son verilmesi gerektiği yönündeki yaklaşım öne çıkmaktadır.
Zaman SDG’nin Aleyhine İşliyor: Sahada Gerileyen, Masada Sıkışan Bir Yapı
10 Mart 2025 tarihinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile varılan mutabakat, örgütün silahlı varlığının sona erdirilmesi ve Suriye devlet yapısı içerisine entegre edilmesi açısından kritik bir eşik olarak değerlendirilmiştir. Bu anlaşma, Suriye’nin yeniden merkezi otorite tesisine yönelik çabalarında önemli bir fırsat sunmuştur.
Üniter Devlet Kararlılığı Karşısında Çözülen Bir Terör Yapısı
Ancak mutabakattan sonra geçen yaklaşık on aylık süre zarfında SDG yönetiminin sergilediği tutum, anlaşmanın hem lafzı hem de ruhu ile açık biçimde çelişmiştir. Özerklik ve federasyon taleplerinin sürekli gündemde tutulması, sürecin bilinçli şekilde ağırdan alınması ve fiili durum yaratılmaya çalışılması bu yaklaşımın temel göstergeleri olmuştur.
Kürt Kimliği ile Terör Yapısını Ayıran Yeni Dönem
Bu tutum, Şam yönetimi tarafından Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik açık bir tehdit olarak algılanmıştır. Merkezi hükümetin bu süreçteki kararlılığını pekiştiren en önemli unsurlardan biri ise Türkiye’nin, Suriye’nin üniter devlet yapısına verdiği açık ve tutarlı destek olmuştur.
Merkezi Otoritenin Yeniden Tesisi ve SDG’nin Manevra Alanının Daralması
Nitekim mutabakat hükümleri gereğince SDG’nin silahlı varlığını sonlandırması ve devlet kurumlarına entegre olması yönündeki çağrılara, örgüt elebaşı Mazlum Abdi olumlu yanıt vermemiş; bu tavrın İsrail kaynaklı siyasi destek ve yönlendirmelerle pekiştiği değerlendirilmiştir.
Sahadaki Güç Dengeleri Işığında SDG’nin Sürdürülemez Stratejisi
Mazlum Abdi, özerklik ve federasyon söylemleri üzerinden Şam yönetiminden taviz koparmaya çalışmış; ancak Şara liderliğindeki yeni yönetim, ülkenin siyasi birliği ve sınır bütünlüğü konusunda geri adım atmayan bir duruş sergilemiştir. Türkiye’nin her platformda Suriye’nin üniter yapısının korunması gerektiğini vurgulaması, Şam yönetimine stratejik bir destek sağlamış ve SDG’nin oyalayıcı taktiklerine karşı merkezi otoriteyi cesaretlendirmiştir.
Federasyon Hayali, Üniter Gerçeklik: SDG İçin Yolun Sonu
SDG’nin 10 Mart mutabakatını uygulamaktan kaçınması, hem Ankara’da hem de Şam’da ciddi rahatsızlık yaratmıştır. 2025 yılının son günlerinde sahada gözlemlenen askeri hareketlilik, Halep’te varlığını sürdüren SDG unsurlarına yönelik operasyonlarla yeni bir boyut kazanmıştır.
Kısa sürede Halep, SDG unsurlarından ve onlara destek veren eski rejim kalıntılarından temizlenmiştir. Suriye ordusu doğuya doğru ilerleyerek Fırat Nehri’nin batısında bulunan Deyr Hafir’in ardından Meskene’yi ve çevresindeki 34 köy ve kasabayı kontrol altına almış; birlikler Rakka’nın güneybatısında konuşlandırılmaya başlanmıştır.
Suriye ordusu 17 Ocak sabahı itibarıyla Fırat’ın batısındaki bölgeyi askeri yasak bölge ilan etmiş ve sivilleri SDG/PKK mevzilerinden uzak durmaları konusunda uyarmıştır. Sahadaki bu askeri üstünlük, Şam yönetiminin ülke genelinde kontrolü yeniden tesis etme iradesini net biçimde ortaya koymuş; aynı zamanda SDG’nin iddia ettiği ölçüde güçlü ve vazgeçilmez bir aktör olmadığı gerçeğini gözler önüne sermiştir.
Bu süreçte, SDG kontrolündeki bölgelerde yaşayan birçok Kürt ve Arap aşiretinin örgütün varlığından rahatsız olduğu ve Şam yönetiminin egemenliğini tercih ettiği daha açık biçimde görülmüştür. Suriye ordusunun Rakka yönündeki ilerleyişi sırasında, çok sayıda aşiret art arda merkezi hükümetin yanında yer aldığını ilan etmiştir. Bu durum, Suriye’de Kürt kimliği ile SDG yapısının birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Zira SDG, Suriyeli Kürtleri temsil eden meşru bir yapı değil; silahlı bir terör örgütüdür.
Gelinen noktada, SDG’nin çoğunluğu Arap nüfustan oluşan bir coğrafyayı zorla kontrol altında tutmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Yerel unsurların Şam yönetimiyle iş birliği içinde hareket etmesi, örgütün manevra alanını ciddi biçimde daraltmıştır. Bu tablo, SDG açısından zamanın artık aleyhlerine işlediğini göstermektedir.
Nitekim 17 Ocak tarihinde Mazlum Abdi’nin, “dost ülkelerin ve arabulucuların çağrıları doğrultusunda” Fırat’ın doğusuna çekilme kararı aldıklarını açıklaması, Suriye ordusunun caydırıcılığı sayesinde gerçekleşmiş olsa da 10 Mart mutabakatının uygulanması açısından önemli bir aşama teşkil etmiştir.
Şam yönetimi, doğrudan ve kapsamlı bir askeri çatışmaya girmeksizin; siyasi meşruiyetini, bölgesel dengeleri ve yerel memnuniyetsizliği kullanarak SDG’nin alanını daraltan stratejik bir yaklaşım benimsemiştir. Bu tutum, merkezi otoritenin yeniden tesisi yönündeki kararlılığın yalnızca söylemde kalmadığını, planlı ve kontrollü bir sürece dayandığını göstermektedir.
SDG’nin özerklik ve federasyon ısrarı, sahadaki demografik ve sosyolojik gerçeklerle giderek daha fazla çelişmektedir. Arap nüfusun ağırlığı, aşiretlerin ideolojik ve dışlayıcı SDG yönetimine mesafeli yaklaşımı ve örgütün dayattığı ekonomik–askerî yükler, SDG’nin toplumsal zeminini zayıflatmaktadır. Bu da örgütün mevcut statükoyu silah zoruyla sürdüremeyeceğini ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğüne ilişkin net tutumu, sahadaki dengeleri doğrudan etkilemektedir. Ankara’nın bu yaklaşımı, Şam yönetimini güçlendirmekte; SDG’nin dış destek beklentilerini ise giderek kırılgan hâle getirmektedir. Bu çerçevede SDG’nin önünde üç seçenek bulunmaktadır: merkezi hükümetle tam entegrasyonu kabul etmek, statükoyu korumaya çalışarak artan baskıyı göze almak veya dış aktörlere dayanarak zaman kazanmaya çalışmak. Mevcut koşullarda ilk seçeneğin dışındaki yolların sürdürülebilir olmadığı açıktır.
Bu bağlamda Şara yönetiminin Kürt dili ve kültürüne ilişkin yayımladığı 13 sayılı kararname, birlik ve istikrar açısından olumlu bir adım olarak öne çıkmaktadır. Kararname, Suriyeli Kürtlerin ülkenin asli unsuru olduğunu teyit etmiş; kültürel ve dilsel hakların ulusal birlik çerçevesinde güvence altına alındığını vurgulamıştır. Bu düzenleme, SDG’ye yönelik bir taviz değil; aksine örgütün “Kürtlerin temsilcisi” olduğu yönündeki iddiasını zayıflatan bir gelişmedir.
Suriye’nin yeniden inşa sürecinde silahlı dayatmaların değil; merkezi otoritenin güçlendirilmesi, kapsayıcı bir anayasal düzenin kurulması ve “Suriye vatandaşlığı” temelinde toplumsal uzlaşmanın tesis edilmesi belirleyici olacaktır. SDG ve benzeri yapıların tamamen feshedilerek devlet kurumlarına entegre edilmesi, ülkenin barış ve istikrarı için vazgeçilmez bir zorunluluktur.
